Istanbullover

Meğer yazmaya pek meraklıymış bizim millet blog işine girince anladım.. Bir çok blogu şöyle bir taradıktan sonra ‘hıh bu ne ya’ diyerek acilen terk ettim.. Sen de benim gibi şöyle bir bakıp gidebilirsin ama ben baştan uyarayım bir kez okudun mu aklın kalır... İster gıcık ol bok at, ister sev... Merakın düşmez yakandan, gene gelir kendini burada bulursun..

Colors of İstanbul

Colors of İstanbul Featured Work

Takip et!

RSS Feed Twitter Facebook

E-bulten

SEN HİÇ AŞIK OLMAMIŞSIN, ANLADIM BEN

Temmuz 20th, 2010 admin 3 yorum »

Geçenlerde ‘arkadaşımı görünce mi aklına geldim’ dedin bana. Ben gülmeye başladım. Komikti gerçekten hiç aklımdan çıkmayan birinin bunun farkında olmaması. Beyin gücüne inanmıştım oysa ben. Hem ben bi’ an unutsam İstanbul hatırlatıyor seni merak etme. Ya parfümünü kullanan adamlar geçiyor yanımdan ya da adın yazıyor olur olmadık yerlerde, koca koca puntolarla. Zaten ayfonum da düşman bana, sıradaki şarkı hep senin şarkın oluyor. Keşke aynı şarkıları sevmeseydik, sevmeseydik de acımız büyük gözlüklerimin ardında gizli gizli dökmeseydim gözyaşlarımı.

Biliyorum konuştuk bunları diyeceksin bana, her zamanki olgun ve kendinden emin tavrınla. İşin kötüsü seni suçlayacak bi’şeyim de yok. Çok iyi oynuyorsun, blöflerimi yemiyorsun, kozlarını tam vaktinde kullanıyorsun. Hoş blöf falan da yapmıyorum aslında, yani o an blöf yaptığımın farkında değilim, elimde flush royalim olsa bile pokerde asla kazanan olamam, biliyorum. Neyse, zaten kızamam ben sana, kızsam da en fazla bir bilemedin iki gün sürer. Sonra ben, yine seni özlerim. Ha unutmadan, ‘niye geldin’ diye sordun ya bana, yüzüne bakıp da diyemedim, şimdi söylüyorum, ‘özledim, çok özledim’. Artık kendim de şaşırıyorum bu hallerime, ‘delirdin sen iyice kızım’ diyorum, kendimden şüphe ediyorum, yok diyorum bu kadar seviyor olamam, sonra o bi’ türlü adını koyamadığım samimiyet geliyor aklıma hani ailedenmişsin gibi, göğsünde kıvrılmaya merakım bundan işte…

Falcılar da kesti ümidi benden. Eskiden olsa evleneceksin, çoluk çocuk sahibi olacaksın derlerdi, şimdi sen âşıksın uzun süre böyle kalacaksın diyorlar, e soruyorum yok mu başka biri, evlilik falan, ağız burun ekşiterekten var gibi ama vakti var diyorlar. Ne vakitmiş ama..

Sırf seni başka kızlarla görmeyeyim diye gece hayatından da çektim elimi eteğimi. Bi’ ara İstanbul’un bütün kızlarıyla arkadaş olmayı bile gözüme kestirdim, hiç biri sana yanaşamasın diye. Zaten mümkün olsa kendi bölgelerini işaretleyen kedi, köpek gibi her noktana bırakacağım damgamı.

Eşe dosta da senden bahsedemez oldum. Sıkılmasınlar diye sen’li cümlelerimi geliştirdim. En alakasız konuları sana bağlamakta ustalaştım.  Artık onu da yemiyorlar. Ben de annelerine anlatıyorum, taksi şoförlerine bi’ de tivitırdaki yabancılara. Geçenlerde annelerden birine dedim ‘teyze bu çocuk sanki benim için yaratılmış, çok seviyorum’, teyzem marjinal çıktı, bana ‘evlenme teklif et’ dedi. Düşündüm aslında aklıma gelmedi de değil, bu iş böyle devam ederse onu da yapacağım, ne de olsa bu ilişkinin erkek tarafı sayılırım,  bu da bana düşer. Yani diyeceğim o ki bi’gün kapında Teoman’la beni bulursan şaşırma. Onun ağzından ben bağıracağım sana ‘ne ekmek ne de su’ diye, elimde alyansla.. 

Sen hiç âşık olmamışsın, anladım ben. Olmuş olsan anlardın halimden, inanırdın her söylediğime. Herkes anladı bak, bi’ sen anlamadın. Yok, merak etme henüz İbo’nun erdem katına ulaşamadım ‘mutlu ol’ yeter diyemem ama sana bi’şey olmasın diye her gece dua ederim ben.

RÖYKSOOP-SOMEONE LİKE ME

DUA

Temmuz 19th, 2010 admin 1 yorum »

‘Tanrım beni affet, bazı kullarından hiç haz etmiyorum, bazılarınıysa haddinden fazla seviyorum.’

 Çok sıkılıyorum Tanrım. Nereye baksam,  aynılaşan, bir biriyle yarışan hayatçıklar görüyorum. Sıkıldım insanların; sonradan feysbukta cümle âleme ilan edeceği tatil planlarından, büyük ihtimalle tek celse ile sonuçlanacak ama pelin’inkinden daha güzel olacağı kesin düğün hazırlıklarından, heyecansız heyecanlarından, sıradan orijinalliklerinden, sahte aşklarından, yalancı çalışkanlıklarından, ‘ben de buradayım’ın altını çizmelerinden.

 Yok, kabul etmiyorum Tanrım, birbirlerine ‘aşkım’ deyip sonra ‘beş yıldır beraberdik, ya evlenecektik ya ayrılacaktık’ diyerek evlenenleri.  Hem zaten onlar âşıksa, ben âşığım demem bundan sonra.

  Öyle  düğünde nikahta da gözüm yok Tanrım, hem hiçbir düğün benim mutluluğumu yansıtabilecek kadar muhteşem olamaz biliyorum.  Bana kalsa evlenmesem de olur. Sevdiğim adamla imzasız da yaşarım ben. Varsın devlet bizi onaylamasın, varsın dünyanın bizden haberi olmasın, ihtiyacımız mı var sanki. Ama bi’ çocuğumuz olsun isterim, onun soyadını taşıyan, biraz bana ama daha çok ona benzeyen.

 Yok mu oluyorum, içimde benler mi çoğalıyor bilmiyorum. İyice çektim elimi ayağımı sağdan soldan. Sadece dostlarım, ailem bi’ de o olsa yeter gibi geliyor şimdi. Kitaplarım, müziğim ha bi’ de zamandan çaldığım karelerim de var. Bunların yanına senden payıma düşenle yaratacağım karakterleri eklesem, uzun uzun yazabilsem onları daha ne isterim.

  Geçenlerde mecbur kaldım, kabullendim artık bu düzenin bende işlemediğini. Sistemimde, beyaz tavşanı kovalayan bi’ virüs, resmen piyasa yapıyor. Bu kız sosyal bir varlık olmayı, başkalarının dayattıklarında kaybolmayı reddediyor. Kadere saygım sonsuz lakin dizginleri müsaadenle ele alıyorum Tanrım.

 Evet, birçok kulunu hor görüyorum, utanmadan dalga geçiyorum, ayıp ediyorum, farkındayım. Ama sen beni arada görmezden gel Tanrım, hoş gör, kucağına al, sev bu şaşkın kulunu. Bi’ sen bi’de dostlar bilir, saf bu kız, içinde kötülük yok bu kızın.

Bu iyi  True romance, bu da iyi good night moon

ESKİ AŞK

Haziran 20th, 2010 admin yorum yok »

Dün yolda gördüm eski aşkımı. On sekiz belki de on dokuz muydum hatırlamıyorum. Bir iki diz titremesi, birlikteyken hep yanlış cümleler kurma ya da kuramama, hayran bakışlar…vs Eğer o aşksa şimdi yaşadığımın adı nedir bilmiyorum. Yıllar önce izleyip etkilendiğin filmden biraz büyüyüp tekrar izleyince aynı hazzı alamamana benziyor bu biraz. Muhtemelen ben değiştim, o ise film gibi aynı kaldı. İşte bu yüzden ancak tüm zamanlara hitap edebilen kitaplar, filmler, resimler, şarkılar ayakta kalabiliyor. Onlar asla nostalji olmuyor. Her yaşta farklı bir bal çalıyor adamın ağzına ve senin değişimine ilginç bir şekilde ayak uyduruyor.

Sevmem ben geçmişe bakmayı, rahatsız etmem, bırakırım olduklara yere, kıpırdama ve yavaşça silahını yere indir diyen polisin tüm emirlerine uyarım. Bakarsam üzülürüm biliyorum. Bir zamanlar beni mutlu edenlerin artık edemeyeceğini anlarım. O zaman dilediklerimin şimdi anlamsızlığının farkına varırım. Üstelik şu anki isteklerim de öksüz bi’ çocuk gibi görünür gözüme. Demek bir süre sonra onlar gerçekleşmese de ben mutlu olacağım. Belki onlar da anlamsızlaşacak ileride. En çok da şimdi âşık olduğum adamın aşkı da böyle sönüp gidecek mi diye telaşlanırım. Ne de olsa hayat bana benim dileklerimden çok daha iyilerini verdi hep. Ben istemedim ama o hep farklı kaderler çizdi benim adıma. Her bir kader beni daha da değiştirdi, geliştirdi, zekâmı parlattı, yeteneklerimi ortaya çıkardı, dünyamı büyüttü, gücümü sınadı. Bu yüzden bir iki kırışık, karşılığında aldıklarımın yanında gözüme batmaz benim. Kökleri daha da sağlamlaşan, dalları göğe ulaşan çınar gibiyim artık varsın üzerime bir iki çizik atılsın, hissetmem,  ne de olsa hiçbir fırtınanın beni sarsamayacağını bilirim.

 On sene önceki ‘ben’in aşkı bana ‘merhaba’ dediğinde onun gözlerinde de aynı değişimin parıltısını aradım. Ama yok, belki on sekiz yaşında bi’ kızı kendine âşık edebilirdi ama bu kadını artık kendine âşık etmesinin imkânı yoktu. Sevmiyorum ben geçmişi, gelecek planlarımı bozuyor, an’larımı sorgulatıyor, sen ne istediğini bilmiyorsun ama biz biliyoruz diyor. Sevmiyorum geçmiş seni, bi’ daha yakalarsan beni, arkama bakmadan kaçacağım, hırsız gibi. Sen değilsin benim alacaklım.

Sertap iyi gidiyorsun baya iyi  koparılan çiçekler

Holden Caulfield’e

Haziran 11th, 2010 admin 2 yorum »

Bilmiyorum nerde kaybettim. Uyandığımda yoktu sadece. Farkında bile değildim üstelik. Hangi ara vazgeçmiştim ondan ve bırakmıştım kendimi yolun akışına, hatırlamıyorum. Hiçbir arkadaşım da dur demedi, kimse anlamadı yokluğunu. Öyle ya, kimse dikkatli bakmaz sana onun gibi.

Sonra, dişlerimi fırçalarken farkettim diş macunumun yıllardır aynı marka olduğunu. En çok da uzun süredir görmediğim insanlara ‘n’olsun aynı işte, iş-güç devam’ demek gücüme gidiyor. Yapmak istediklerim çoktu ama hep beklenen bi’şey vardı. Uçağım bu kadar rötar verse çoktan yoldan dönmüş olurdum.

Film izlerken esas kıza ‘yapma, salak mısın’ diyebiliyordum da aynı hataları ben yaparken anlamıyordum. İfrit oluyorum bu işe.  Ama her zaman geçerli bahanelerim var benim. Zaten hep acelem vardı  ama yine de hiç yetişemedim. Biraz beklesem hâlbuki çok değil biraz öngörebilsem, olasılıklar gerçeğe dönüştüğünde bu kadar şaşırmaz, bu kadar üzülmezdim belki.

Hoşlanmadığım birine, senden hoşlanmıyorum demedim hiç. Sahte gülücükler ardına sakladım pis laflarımı.  Yalan söyleyen birine, Kadir İnanır nidasıyla ‘yalan söylüyorsun!’ diye de haykıramadım mesela. Utandım, kırılmasın kalpler ifademi sundum pişkinliğine karşılık.

Sonra, tutamayacağım sözler verdim, anlarımı kotarmak adına. Zaten kitaplarımı hangi şehirde unuttuğumu da hatırlamıyorum ama  ‘aynı ben’ dediğim kahramanlarımı yolüstü mola yerlerinde bıraktım, eminim. Filmlerle avundum bir süre, etkisi en fazla bir gün devam eden. Fast fooda verdim kendimi. Doymak için yedim bir nevi. Düşünerek zaman kaybedemezdim, hızlı olmalıydım, kaçıramazdım, kaçan her neyse…

Ben dört başı mamur salınırken karşılaştık seninle. Yine fark etmemiştim seni. Malum ne kırmızı vardı üstünde ne de koşuyordun. Öyle sakin, biraz da hüzünlü görünüyordun galiba. Çok sonraları anladım aslında hep hüzünlü durduğunu.

Üzerinden akıp geçemiyordu hayat, ne içinde ne dışında, ne durağan ne de hareketliydin. Sen aslında ne olgundun ne de çocuk.  Yalanı bir türlü öğrenemedin. Vefasız diyemedi kimse sana. Sorumluluk almadın ama almaktan kaçmadın da. Çocukları çok sevdin. Sadece bi’ kaç kadına âşık oldun belki ama hepsi sana âşık olsun istedin. Asiydin, düzene uymadın ama uyumsuz da davranmadın. Gizleyebildiğin kadar meraklıydın.  Acelen yoktu. Yollara basıp geçmedin sadece, her adımının tadına vardın. Vicdanlıydın. Herkesi eleştirdin ama kimseyi kırmadın. Yalnızlığı sevdin ama yalnız kalmak istemedin. Paylaşmayı sevdin. Keşiflerini başkaları da bilsin istedin. Az konuştun ama çok düşündün. Numara yapmadın, olduğun gibi göründün.  Kısaca sen farklıydın. Tanıdığım herkesten farklı.

Kaybettiklerimi hatırladım ben, Holden. Olay mahaline geri dönüp, topladım bir bir saçıldıkları yerlerden. Bundan sonra sen olur musun bilemem, büyüyüp değişir misin onu da bilemem ama ‘sonrakilerin’ senin tesellin olacağına eminim.

koop- island blues

ÇİÇEK SANA BAKIYOR MU?

Mayıs 30th, 2010 admin yorum yok »

İlk defa alıntı yapıyorum. Çünkü şu ara hissettiklerimi ben, bu kadar iyi anlatamazdım herhalde. İşte okurken gözlerimin yaşarmasına sebep olan o yazı…

ÇİÇEK SANA BAKIYOR MU?

ÇİÇEKLER ne zamandır bana bakmıyor. Oldu şöyle böyle yedi-sekiz gün. Durumun ehemmiyeti düşünülünce epey zaman sayılır. Ben bakıyorum, gururu da bıraktım bir  kenara. Ama başlarını bile çevirmeyince onlar… Büsbütün bir korku sardı beni. Artık çiçeklerin yanından  ıslık çalarak geçiyorum. Belli ki bir şey ölmüş aramızda. Ekşi, rahmetsiz.

Sonradan düşündüm, ne zamandır kuşlar da yok ortalıkta. Kimsenin uğradığı yok cama. İki çerçöp bile konacak yerim kalmamış, gerisini varın siz  düşünün artık. Yoksa ben artık yok muyum?

Fark etmez gibi geliyor artık, ne olsa fark etmez. O kadar yokum yani, enteresan. Taksiciler bile bulamıyor beni dikiz aynasından. Hacmen de ufalır mı insan kuşlar ayağını kesince?

Fıtratında yazılı olandan daha çok tamah edersen dünyaya… Sonu işte böyle… Düğmeciler ve zücaciyeciler bile kaba saba, olacak şey değil. Para-fizik bir
tatsızlık.

Havalar iyi değil, ben söyleyeyim de. Herkes bildiğini yaşıyor. Azat-buzat, koptuk gittik ahbaplık ettiğim şarkılarla. “Olur ya…”

Eşkıyalarım mağaralarda mı artık her neredelerse ses seda yok. Onlarla da küstük gittik. Olacağı buydu. Ayaklanacak durumumuz yok, kestik yani selamı sabahı. Bir şeyler oluyor hep dışarıda da, bir telaş, fakat  içeride… Tık yok, güneş bile bıçaklamıyor gözümü binaların arasından geçerken hızla arabayla.

Çocukların da gözünden düştüm, farkındayım. Saçlarını tararken görmüyorum oğlan çocuklarını plastik taraklarla ve boylarından büyük bir hülyayla. Ne anladım ben bu hayattan?

Kendi kendine konuşan insanlar, kaybettikleri sevgilileriyle konuşurlar aslında. İnsan her şeyi anlatmak ister ya sevgilisine. Gidince ne yapacaksın?  Anlatırsın öyle işte sokaklarda, havalara. Kayıp sevgililer ne dinlerler peki o zaman? Taksiciler nedense  polismiş gibi konuşuyorlar telsizlerde, onları dinliyorlar belki. Ben nereden bileyim. Her yaz kötü şarkılar yapıyorlar, belki de onları. Bilemem her şeyi.

Biri birine âşık olsa keşke bugünlerde. Bir adam bir kadına bir söz verse. Kaçsalar. Tepetaklak olsa bir şeyler. İtalya’ya gitseler mesela. Sonra haberlerini alsak. İşler beklenmedik bir şekilde yolunda olsa… Hep birlikte yeniden, tüm kalbimizle inansak hayata. Olacak şey değil ya, neyse. Bir yük gemisinin tam  ucunda bir kadın, siyah bir gocuğa sarınmış, güneş doğarken filtresiz sigara içse. Gemisini kurtaramayan kaptanlar, hep  toplansak bir adada.

Bugün günlerden ne? Cumartesi mi? Tabii canım, cumartesi olmalı. Ben en fazla pazartesiye kadar beklerim işlerin yoluna girmesini. Daha olmadı, başka  çaresine bakacağım. Bu böyle gitmez. Hiç olmadı açık açık konuşacağım bu konuyu. Çiçeklerden başlarım diye tahmin ediyorum. Eğer görürseniz bir çiçekçinin camekânı önünde durmuş elleri havada konuşan bir kadın, bilin  ki o benim. Aldanmayın, bana hiç benzemez fotoğraflarım. Üç aşağı beş yukarı hep aynı gülümsemeyi kullanırım. Sağlam bir tane buldun mu bırakmayacaksın.

Yarım saatte geldi yine yaz. Bunca güneş, bunca şaka… Yine de bir iş var bu çiçeklerde. Ne diyorsunuz? Size bakıyorlar mı? Bakıyorlarsa da acaba iyi gözle mi? Tabii. Bir de o var, bilirsiniz.

ECE TEMELKURAN