Istanbullover

Meğer yazmaya pek meraklıymış bizim millet blog işine girince anladım.. Bir çok blogu şöyle bir taradıktan sonra ‘hıh bu ne ya’ diyerek acilen terk ettim.. Sen de benim gibi şöyle bir bakıp gidebilirsin ama ben baştan uyarayım bir kez okudun mu aklın kalır... İster gıcık ol bok at, ister sev... Merakın düşmez yakandan, gene gelir kendini burada bulursun..

Colors of İstanbul

Colors of İstanbul Featured Work

Takip et!

RSS Feed Twitter Facebook

E-bulten

ESKİ AŞK

Haziran 20th, 2010 admin yorum yok »

Dün yolda gördüm eski aşkımı. On sekiz belki de on dokuz muydum hatırlamıyorum. Bir iki diz titremesi, birlikteyken hep yanlış cümleler kurma ya da kuramama, hayran bakışlar…vs Eğer o aşksa şimdi yaşadığımın adı nedir bilmiyorum. Yıllar önce izleyip etkilendiğin filmden biraz büyüyüp tekrar izleyince aynı hazzı alamamana benziyor bu biraz. Muhtemelen ben değiştim, o ise film gibi aynı kaldı. İşte bu yüzden ancak tüm zamanlara hitap edebilen kitaplar, filmler, resimler, şarkılar ayakta kalabiliyor. Onlar asla nostalji olmuyor. Her yaşta farklı bir bal çalıyor adamın ağzına ve senin değişimine ilginç bir şekilde ayak uyduruyor.

Sevmem ben geçmişe bakmayı, rahatsız etmem, bırakırım olduklara yere, kıpırdama ve yavaşça silahını yere indir diyen polisin tüm emirlerine uyarım. Bakarsam üzülürüm biliyorum. Bir zamanlar beni mutlu edenlerin artık edemeyeceğini anlarım. O zaman dilediklerimin şimdi anlamsızlığının farkına varırım. Üstelik şu anki isteklerim de öksüz bi’ çocuk gibi görünür gözüme. Demek bir süre sonra onlar gerçekleşmese de ben mutlu olacağım. Belki onlar da anlamsızlaşacak ileride. En çok da şimdi âşık olduğum adamın aşkı da böyle sönüp gidecek mi diye telaşlanırım. Ne de olsa hayat bana benim dileklerimden çok daha iyilerini verdi hep. Ben istemedim ama o hep farklı kaderler çizdi benim adıma. Her bir kader beni daha da değiştirdi, geliştirdi, zekâmı parlattı, yeteneklerimi ortaya çıkardı, dünyamı büyüttü, gücümü sınadı. Bu yüzden bir iki kırışık, karşılığında aldıklarımın yanında gözüme batmaz benim. Kökleri daha da sağlamlaşan, dalları göğe ulaşan çınar gibiyim artık varsın üzerime bir iki çizik atılsın, hissetmem,  ne de olsa hiçbir fırtınanın beni sarsamayacağını bilirim.

 On sene önceki ‘ben’in aşkı bana ‘merhaba’ dediğinde onun gözlerinde de aynı değişimin parıltısını aradım. Ama yok, belki on sekiz yaşında bi’ kızı kendine âşık edebilirdi ama bu kadını artık kendine âşık etmesinin imkânı yoktu. Sevmiyorum ben geçmişi, gelecek planlarımı bozuyor, an’larımı sorgulatıyor, sen ne istediğini bilmiyorsun ama biz biliyoruz diyor. Sevmiyorum geçmiş seni, bi’ daha yakalarsan beni, arkama bakmadan kaçacağım, hırsız gibi. Sen değilsin benim alacaklım.

Sertap iyi gidiyorsun baya iyi  koparılan çiçekler

Holden Caulfield’e

Haziran 11th, 2010 admin 2 yorum »

Bilmiyorum nerde kaybettim. Uyandığımda yoktu sadece. Farkında bile değildim üstelik. Hangi ara vazgeçmiştim ondan ve bırakmıştım kendimi yolun akışına, hatırlamıyorum. Hiçbir arkadaşım da dur demedi, kimse anlamadı yokluğunu. Öyle ya, kimse dikkatli bakmaz sana onun gibi.

Sonra, dişlerimi fırçalarken farkettim diş macunumun yıllardır aynı marka olduğunu. En çok da uzun süredir görmediğim insanlara ‘n’olsun aynı işte, iş-güç devam’ demek gücüme gidiyor. Yapmak istediklerim çoktu ama hep beklenen bi’şey vardı. Uçağım bu kadar rötar verse çoktan yoldan dönmüş olurdum.

Film izlerken esas kıza ‘yapma, salak mısın’ diyebiliyordum da aynı hataları ben yaparken anlamıyordum. İfrit oluyorum bu işe.  Ama her zaman geçerli bahanelerim var benim. Zaten hep acelem vardı  ama yine de hiç yetişemedim. Biraz beklesem hâlbuki çok değil biraz öngörebilsem, olasılıklar gerçeğe dönüştüğünde bu kadar şaşırmaz, bu kadar üzülmezdim belki.

Hoşlanmadığım birine, senden hoşlanmıyorum demedim hiç. Sahte gülücükler ardına sakladım pis laflarımı.  Yalan söyleyen birine, Kadir İnanır nidasıyla ‘yalan söylüyorsun!’ diye de haykıramadım mesela. Utandım, kırılmasın kalpler ifademi sundum pişkinliğine karşılık.

Sonra, tutamayacağım sözler verdim, anlarımı kotarmak adına. Zaten kitaplarımı hangi şehirde unuttuğumu da hatırlamıyorum ama  ‘aynı ben’ dediğim kahramanlarımı yolüstü mola yerlerinde bıraktım, eminim. Filmlerle avundum bir süre, etkisi en fazla bir gün devam eden. Fast fooda verdim kendimi. Doymak için yedim bir nevi. Düşünerek zaman kaybedemezdim, hızlı olmalıydım, kaçıramazdım, kaçan her neyse…

Ben dört başı mamur salınırken karşılaştık seninle. Yine fark etmemiştim seni. Malum ne kırmızı vardı üstünde ne de koşuyordun. Öyle sakin, biraz da hüzünlü görünüyordun galiba. Çok sonraları anladım aslında hep hüzünlü durduğunu.

Üzerinden akıp geçemiyordu hayat, ne içinde ne dışında, ne durağan ne de hareketliydin. Sen aslında ne olgundun ne de çocuk.  Yalanı bir türlü öğrenemedin. Vefasız diyemedi kimse sana. Sorumluluk almadın ama almaktan kaçmadın da. Çocukları çok sevdin. Sadece bi’ kaç kadına âşık oldun belki ama hepsi sana âşık olsun istedin. Asiydin, düzene uymadın ama uyumsuz da davranmadın. Gizleyebildiğin kadar meraklıydın.  Acelen yoktu. Yollara basıp geçmedin sadece, her adımının tadına vardın. Vicdanlıydın. Herkesi eleştirdin ama kimseyi kırmadın. Yalnızlığı sevdin ama yalnız kalmak istemedin. Paylaşmayı sevdin. Keşiflerini başkaları da bilsin istedin. Az konuştun ama çok düşündün. Numara yapmadın, olduğun gibi göründün.  Kısaca sen farklıydın. Tanıdığım herkesten farklı.

Kaybettiklerimi hatırladım ben, Holden. Olay mahaline geri dönüp, topladım bir bir saçıldıkları yerlerden. Bundan sonra sen olur musun bilemem, büyüyüp değişir misin onu da bilemem ama ‘sonrakilerin’ senin tesellin olacağına eminim.

koop- island blues

ÇİÇEK SANA BAKIYOR MU?

Mayıs 30th, 2010 admin yorum yok »

İlk defa alıntı yapıyorum. Çünkü şu ara hissettiklerimi ben, bu kadar iyi anlatamazdım herhalde. İşte okurken gözlerimin yaşarmasına sebep olan o yazı…

ÇİÇEK SANA BAKIYOR MU?

ÇİÇEKLER ne zamandır bana bakmıyor. Oldu şöyle böyle yedi-sekiz gün. Durumun ehemmiyeti düşünülünce epey zaman sayılır. Ben bakıyorum, gururu da bıraktım bir  kenara. Ama başlarını bile çevirmeyince onlar… Büsbütün bir korku sardı beni. Artık çiçeklerin yanından  ıslık çalarak geçiyorum. Belli ki bir şey ölmüş aramızda. Ekşi, rahmetsiz.

Sonradan düşündüm, ne zamandır kuşlar da yok ortalıkta. Kimsenin uğradığı yok cama. İki çerçöp bile konacak yerim kalmamış, gerisini varın siz  düşünün artık. Yoksa ben artık yok muyum?

Fark etmez gibi geliyor artık, ne olsa fark etmez. O kadar yokum yani, enteresan. Taksiciler bile bulamıyor beni dikiz aynasından. Hacmen de ufalır mı insan kuşlar ayağını kesince?

Fıtratında yazılı olandan daha çok tamah edersen dünyaya… Sonu işte böyle… Düğmeciler ve zücaciyeciler bile kaba saba, olacak şey değil. Para-fizik bir
tatsızlık.

Havalar iyi değil, ben söyleyeyim de. Herkes bildiğini yaşıyor. Azat-buzat, koptuk gittik ahbaplık ettiğim şarkılarla. “Olur ya…”

Eşkıyalarım mağaralarda mı artık her neredelerse ses seda yok. Onlarla da küstük gittik. Olacağı buydu. Ayaklanacak durumumuz yok, kestik yani selamı sabahı. Bir şeyler oluyor hep dışarıda da, bir telaş, fakat  içeride… Tık yok, güneş bile bıçaklamıyor gözümü binaların arasından geçerken hızla arabayla.

Çocukların da gözünden düştüm, farkındayım. Saçlarını tararken görmüyorum oğlan çocuklarını plastik taraklarla ve boylarından büyük bir hülyayla. Ne anladım ben bu hayattan?

Kendi kendine konuşan insanlar, kaybettikleri sevgilileriyle konuşurlar aslında. İnsan her şeyi anlatmak ister ya sevgilisine. Gidince ne yapacaksın?  Anlatırsın öyle işte sokaklarda, havalara. Kayıp sevgililer ne dinlerler peki o zaman? Taksiciler nedense  polismiş gibi konuşuyorlar telsizlerde, onları dinliyorlar belki. Ben nereden bileyim. Her yaz kötü şarkılar yapıyorlar, belki de onları. Bilemem her şeyi.

Biri birine âşık olsa keşke bugünlerde. Bir adam bir kadına bir söz verse. Kaçsalar. Tepetaklak olsa bir şeyler. İtalya’ya gitseler mesela. Sonra haberlerini alsak. İşler beklenmedik bir şekilde yolunda olsa… Hep birlikte yeniden, tüm kalbimizle inansak hayata. Olacak şey değil ya, neyse. Bir yük gemisinin tam  ucunda bir kadın, siyah bir gocuğa sarınmış, güneş doğarken filtresiz sigara içse. Gemisini kurtaramayan kaptanlar, hep  toplansak bir adada.

Bugün günlerden ne? Cumartesi mi? Tabii canım, cumartesi olmalı. Ben en fazla pazartesiye kadar beklerim işlerin yoluna girmesini. Daha olmadı, başka  çaresine bakacağım. Bu böyle gitmez. Hiç olmadı açık açık konuşacağım bu konuyu. Çiçeklerden başlarım diye tahmin ediyorum. Eğer görürseniz bir çiçekçinin camekânı önünde durmuş elleri havada konuşan bir kadın, bilin  ki o benim. Aldanmayın, bana hiç benzemez fotoğraflarım. Üç aşağı beş yukarı hep aynı gülümsemeyi kullanırım. Sağlam bir tane buldun mu bırakmayacaksın.

Yarım saatte geldi yine yaz. Bunca güneş, bunca şaka… Yine de bir iş var bu çiçeklerde. Ne diyorsunuz? Size bakıyorlar mı? Bakıyorlarsa da acaba iyi gözle mi? Tabii. Bir de o var, bilirsiniz.

ECE TEMELKURAN

BAYKAL’IN KASEDİ

Mayıs 21st, 2010 admin 1 yorum »

deniz_baykal_resimleri

Rahmetli büyükbabam ajansı asla kaçırmazdı ben çocukken. Hep sessiz olmak zorundaydık kardeşimle ben ajans izlenirken. Ajanstan sonra da aile meclisi toplanır, oturup siyaset konuşurlardı saatlerce. Aslında bu, bir tür ritüel gibiydi o zamanlar. Bu durum sadece bizim aileye özgü değildi. Eskiden, yani televizyonun insanları bu kadar ekrana mıhlamadığı zamanlarda misafirliklere gidilir, biz çocuklar bir kenarda paşa çayı eşliğinde pasta börek yerken büyükler yine ülkeyi kurtarırdı. (Şimdi nerde o eski günler demeyeceğim) Konumuza dönecek olursak, ben sosyal demokrat bir ailede büyüdüm. Turgut Özal asla sevilmedi(aslında hakkı az da olsa yenmiş), Erdal İnönü ise sonuna kadar desteklendi. İşte ben Deniz Baykal’ı o zamanlardan hatırlarım ve o zamandan beri de kendisinden pek haz etmem. Erdal İnönü biraz yaşlı ve mülayim göründüğünden midir nedir, kurultaylarda hep karşısına rakip olarak çıkan ama aslında sağ kolu olması gereken Deniz Baykal’a asla kanım ısınmadı. (Ama hakkını da yememek lazım kendisi sayesinde daha o yaşlarda kelime dağarcığıma ‘Hizipçi’ kelimesi eklenmiş oldu) Nitekim kendisinin çok da hayırlı sayılabilecek herhangi bir işine de rastlamadım. (Varsa da bilgim dışında gerçekleşmiş) Bu ve benzeri sebeplerle kendisinin genel başkanlığını kendi çapımda asla onaylamadım. Evet, oyumu hep ona verdim ama buna tek sebep maalesef aslında seçme şansımın olmamasıdır. Kendisi nihayet tahtını (bizde siyasetçiler kendilerini kral zannediyorlar, rahmetli Ecevit’te bırakmadıydı son ana kadar koltuğunu, anlamıyorum ben bu koltuk sevdasını) bıraktı. Sevinmedim desem yalan olur. Ancak işin beni üzen tarafı buna sebep olan olaydır.

 Öncelikle insanların özel hayatları sadece kendilerini ilgilendirir. Özgürlüğün tanımı nettir. Ben yumruğumu ancak senin burnunun ucuna kadar getirebilirim. O yumruk burnuna değdiği an senin özgürlüğünü çiğnemiş olurum. Şimdi Baykal kiminle yattıysa yattı, bundan sana ne? Ahlak polisliği sana mı kaldı? Bundan ne gibi bir zarar görüyorsun? İşin içine seks girince zaten bizim millet tüm merakıyla saldırıyor olaya. Konu seks olunca yurdum insanının gözleri fal taşı gibi açılıyor, ağızlar bir kenara doğru kayarak yüze gülümsemeyle şaşkınlık arası bir efekt veriyor. Bizim insanımız neden bu tarz konuları önemli bir hadise haline getiriyor. Özel hayata neden kimse saygı duymuyor ve neden bu olay haber yapılıyor. Ben uyarayım şimdiden, bu asla benim başıma gelmezciler iyi okusun. Bugün birinin başına gelen yarın senin başına da gelebilir. Bugün birilerini gizli kameraya alanlar, yarın senin de özelini görüntüleyebilirler. Bu telefon dinlemeler, gizli kameralar son zamanlarda hayatımıza çok fazla girer oldu. Özgürlükler böyle böyle alınır adamın elinden.

 Sonuç olarak kimse özel hayatı nedeniyle istifa etmek zorunda kalmamalı, mesleğinden edilmemeli. İşte sırf bu yüzden bu tarz haberlere destek vermek yerine sırt çevrilmeli ki haber değerleri kalmasın. Yoksa bu işin sonu kötü benden söylemesi.

ZONGULDAK CEHENNEMİ

Mayıs 21st, 2010 admin 2 yorum »

madenciii

Bu kaçıncı kaza? Ben bu yaşıma kadar (yaşımı biliyorsunuz söylettirmeyin bana) buna benzer 4-5 kaza net olarak hatırlıyorum. (Eminim fazlası da vardır) Ama biz Türk’üz çabuk unuturuz. Nitekim bu da unutulacak. Ama ben unutmamak için yazıyorum şimdi buraya. Bu kazaların sebebi nedir? Bir ihmal mi söz konusu yoksa başbakanın her zamanki rahatlığıyla belirttiği üzere olası ve katlanılması gereken kadere teslim edilmiş bir durum mu söz konusu? Eğer öyleyse bir insan her gün ölme ihtimalinin olduğunu bildiği bir işe nasıl gidebilir? Kuşkusuz bu soruların cevabını ancak konunun uzmanları ve maden işçileri verebilir. Şimdi hazır gündeme oturmuşlarken bu sorunun cevabı bulunsun. Bu defa başka bir gündem yaratılmadan, bu konu bir başka kazaya kadar kapatılmadan cevaplar verilsin, ihmalse önlem alınsın, kaderse eğer bunun riskiyle ölçüşebilecek bir maaş verilsin. Hiçbir meblağ insan hayatıyla boy ölçüşemez kuşkusuz. Ancak en azından işçi bu işi yapacaksa aldığı riskin bedeli fazla fazla ödenmeli. Göçüp giderse de arkasında kalanlar rahat ettirilmeli.

 Tekrar ediyorum, Türkiye tarihinde bir ilk yaşasın ve bir sorununa kalıcı bir çözüm getirsin. Yoksa yine ateş sadece düştüğü yeri yakacak. Çaresiz kalınmasın, bu hayatları da geniş midemize indirip yutmayalım. Bu kez farklı olsun. Bu kez bir felaketin ardından bir daha yaşanmaması için gereken her şey yapılsın. Bunu sadece işçiler ve aileleri değil, tüm millet talep etsin. Bir insan hayatı bu kadar değersiz değil. Bunun önemi vurgulanmazsa, bugün onların hayatı yarın hepimizin hayatı yok yere gider. Hayattaki en değerli varlığımızı bu kadar boşa harcatmayalım.  Bazı şeyler kader değil.